Bejart'ı Gördünüz mü? Hayır Göremiyorum...

İnsanın dünya üzerindeki kısa zamanında gündelik koşturmacanın yanında ona kalan değerli şeylerden biri de edindiği tecrübeler, deneyimledikleri ve sanat oluyor.
Ekin'in bulaştırmasıyla başlayan ilgim, yıllar içinde izleye izleye okuya okuya en sevdiğim sanat dallarından birisini sahne sanatları yaptı. Bunun içinde bale, ailemiz için ayrı bir yer tutuyor. Gittiğimiz gezilerde, yaşadığımız yerde elden geldiğince bale izlemeye çalışıyoruz.
Geçtiğimiz bir senede de yerli yabancı bir çok dansçıyı izleme şansına sahip olduğumuz bir yıl oldu. Hem şehrin devlet opera ve balesinin pek çok temsilini hem de Ankara'da, Bodrum'da başka kumpanyaları ve bireysel dansçıları izleme şansına eriştik. Tüm bunlar içinde en heyecanla beklediğimiz etkinliklerden biri de dün akşamdı. Bejart'ın Ballet for Life'ı 400 temsil ve 30 yıldan sonra en sonunda İstanbul'da da üç temsille sahne aldı ve biz de 7 Mart akşamı bu temsili izleme şansını yakaladık.
Bejart ve Ballet for Life...
Ballet for Life, Bejart'ın destansı denebilecek kariyeri içindeki en önemli eserlerinden birisi. Gecemizden bahsetmeden önce belki Bejart'tan ve bu eserin ortaya çıkışından bahsetmek daha doğru olacaktır. Böylece birisi birgün bu yazıya denk gelirse - mesela İstanbul organizasyonunu yapan şirket - bu eserin önemini daha iyi kavrayabilir.
Maurice Béjart ya da asıl adıyla Maurice-Jean Berger 1927 yılında Fransa'da dünyaya gelmiş. Ünlü filozof Gaston Berger'in oğlu olan Bejart, - her seferinde aksanlı é yapmak zor geldiğinden burada yapmayı bırakıyorum. Frankofonlar ruhumu bağışlasın- genç yaşlarda izlediği Serge Lifar'ın etkisinde kalarak kendisini dansa adar. Sanatçı, Marsilya Operası'nda bale sanatçısı olarak dans kariyerine başlar ve yıllar içinde hem önemli toplulukların kurucusu olur hem de dünyanın pek çok yerinde sahne alır. Gülistan ve Farah gibi eserleri sayesinde ilginç bir şekilde devrim öncesi İran'ın bale belleğinde önemli bir yere sahip olur ve en sonunda kariyerinin son dönemini geçirdiği Bejart Ballet topluluğunu 1987 yılında Lozan kentinde kurar.
Dışavurumcu bir tarzı benimseyen Bejart aynı zamanda balenin daha büyük topluluklara açılması gerektiği savunur ve hemen yine tüm eserlerinde neo-klasik balenin ötesinde seyirciyi büyüleyen - tabi sahneyi görebildiğiniz zamanlarda - eserler ortaya koyar. Fındıkkıran'ı yeniden yorumlayan sanatçı müziği aynı tutarak hikayeyi sil baştan yazar ve bazı izleyicileri rahatsız edecek seviyede cinsel imgeler içeren yeni bir dünya kurar. Aynı şekilde Ravel'in Bolero'sunu da sahneye koyan sanatçı bunun yanında çok farklı alanlarda eserler verir ve 2007 yılında 80. yaşını kutladığı sırada hayata veda eder.
Kendisinin hem kişiliği hem tarzı hem de eserleri bale dünyasında büyük bir iz bırakır. Tarzı ve eserleri hala bale öğrencileri için ders konusudur. Sanat camiası da böyle bir sanatçının dehasını ve büyüklüğünü kabul ederek kendisini ödüllere boğar. Japon Yükselen Güneş Nişanı ve Fransız Sanat ve Edebiyat Nişanı'nın en yüksek derecesi kendisine armağan edilir.
İşte Ballet for Life böylesine bir sanatçının eseri. Prömiyerini 1996 yılında Lozan'da yapan eser iki büyük ikona adanmış. Bunlardan birisi Queen'in solisti Freddie Mercury ve diğeri de Bejart'ın eserlerinde rol almış önemli bir balet olan Jorge Donn. İki sanatçının ortak özelliği benzer yaşlarda ve birbirlerine yakın tarihlerde AIDS nedeniyle hayatlarını kaybetmiş olması.
Dolayısıyla Ballet for Life, Queen'in ve Mozart'ın müzikleri ile dönemin AIDS'e bakışını, gençliğin "aşktan gelen ölüme" karşı çığlığını ve o dönem gençliğinin içinde olduğu mücadeleyi konu edinir. Dönem dönem bazı şarkılar değişse de seyirici Queen'in hem stüdyo hem de konser kayıtlarından oluşan bir seçkiyi dinlerken zaman zaman Mozart'ın - ki kendisi genç yaşta hayatını kaybettiğinden bir anlamda eserin adandığı kişilerle ortak bir yana sahiptir - dünyasına girer ve sahnede her an birden fazla şeye dikkat etmek zorunda olduğunuz dekor ya da ışığın değil dansın ön planda olduğu bir oyunu izler.
Kostümleri bizzat Gianni Versace tarafından tasarlanan oyunu izlerken bir yandan 1996 yılı için ne kadar devrimsel olduğunu da hatırlamak lazım. Her ne kadar AIDS ile ilgil ön yargıların büyük bir kısmının dağılmaya başladığı ünlü, Prenses Diana'nın bir AIDS hastasının eline sıkması olayından 10 yıl geçmiş olsa da AIDS'e, eşcinselliğe, çok eşliliğe, sahnede yaşanan interaktifliğe ve kostümlerin iddasına bakış ve kabulleniş 34 yıl sonra bugünün hayatına bakışından çok daha farklı bir yerdeydi. Dolayısıyla bu kadar iddialı bir oyunun sahnelenebilmesi ve seyircisi tarafından dünyanın dört bir yanında salonları doldurması hem Bejart'ın hem de Queen'in izinin ne kadar büyük olduğunun bir göstergesi.
Beyazın masumluğu ile başlayan oyun her bir şarkıda yükseliyor kimi zaman en patlayıcı olacağını düşündüğünüz şarkılarda sizi ters köşeye düşürüyor ya da bir anda sahne şefinin elinde paspasla sahneyi süpürdüğünü size göstererek kafanızda bir sürü soru işareti oluşturuyor. Eğer benim gibi artık "genç" olmadığınız yaşlarınızın başındaysanız - ortası balım ortası - izlerken bir yandan şimdiki gençlerin nelerle savaştığını da merak ediyorsunuz. Hele bizim gibi dünyanın çoğu yerinde gençlerin çoktan kazandığı savaşların hala cephesinin açık olduğu bir yerde şimdinin genci neyle mücadele ediyor diye düşünüyor insan.
Değerlendirmek benim haddim olmasa da görkemli olan sadece müzik, koreografi ya da kostümler değildi. Dansçıların 100 dakikayı aşan tek perdelik eserde gösterdiği performans, konsantrasyon ve teknik olağanüstüydü. Bazı yerlerde artık doğallığı aşan bir senkronizasyon ya da daracık bir kutu içinde onlarca dansçının sadece kendisi varmış gibi alanı kullanabiliyor olduğunu izlemek gerçekten muazzamdı.
Peki bu muazzamlığı ne kadar gördük?
İşte sorulması gereken soru gerçekten bu.

Her şeyden önce Bejart'ın gelişi aylar öncesinden tanıtılmaya başladı ve İstanbul'un hemen her yeri afişlerle ve qr kodlarla donatıldı. Biz de biletin satışa çıkacağı gün saatimizi kurduk ve alarmın çalışı ile birlikte kendi tarihimizin en pahalı biletlerini alarak gün saymaya başladık. Aynı temsilin bir sonraki durağı olan Amsterdam'dan hemen hemen %20 pahalı olan bu tatlı biletler ülkemizin alım gücünün değme Avrupa ülkelerini geçtiğini bize göstermiş oldu.
Temsilin yapıldığı Volkswagen Arena'nın bu tip temsillere mevcut oturma düzeni ile ev sahipliği yapması ne yazık ki başlı başına bir sorun. Zira saha içinin tamamen düz olması ve öndeki sıranın hemen hemen ensesinde oturmanız nedeniyle sahneyi görmeniz ön sıradanızdan bilet alan kişilerin fiziksel özelliklerine ve sizin boyunuza kalıyor. Dolayısıyla oyunu takip edebilmek başlı başına bir dert oluyor. Bir sağa bir sola oynayan kafalar eminim sahneden bize bakan dansçılar açısından da ilginç bir görüntü oluşturmuştur. Bana kalırsa 1. kategori dahil olmak üzere bu tip etkinliklerde bilete mutlaka kısıtlı görüş riski diye bir not düşülmesi lazım.
Böyle düşünen tek ben olmamalıyım ki eserin ortasında GÖREMİYORUZ diye bağıran ve bu tepkiyi alkışlayan insanları duymuş olduk. Bazı seyirciler her ne kadar cık cık cık diye ayıplasa da olmayana olmayanı söylemek için tek şansı olan bu yürekli hanımefendiyi takdirle karşılıyorum. Yine çevremdeki bazı insanların benzer sebeplerle gösterinin ortasında salonu terk etmesi de işin tuzu biberi oldu. Şarkı aralarında geç gelen seyircinin balkona alınması gibi şeylere de tanık olduk.
Böyle bir kumpanyanın ucuza gelmediğine, organizasyonun zor olduğuna, hayatın kimse için kolaylık yapmadığına emin olmakla birlikte artık bu salonun ya saha içi problemini çözmesi gerekiyor ya da bu tip etkinliklerin bu salona gelmemesi gerekiyor diye düşünüyorum.
Öte yandan Volkswagen Arena'nın genel sorunları her zamanki gibi devam ediyor. Ne yazık ki bu salona girmek için salonla Uniq arasında kalan yola sıra olmak zorundasınız. Zira bilet kontrolü alanın kapısında değil alanın kapısına giden yolun başında yapılıyor. Aynı etkinlik için gelen yüzlerce insan benzer zamanda sıraya girince de garip bir sıra kuruluyor. Aynı yoldan otoparka giden araç yolunun da geçiyor olması da tatsızlığa tatsızlık katıyor. Derdim sıra beklemek ya da ben kendimi özel hissetmek istiyorum beyaz yakalı ukalalığı yapmak değil ama en nihayetinde kuyruk olacaksak doğru dürüst bir şekilde de bunu yapabiliriz herhalde diye düşünüyorum.
Buna bir de neyi kontrol ettiğinden ve neden kontrol ettiğinden bi haber olduğunu düşündüğüm güvenlik araması eklenince işler iyice zorlayıcı hale geliyor. Bırakın baleyi, havalimanı aramalarını da dahil ederek söylüyorum ki uzun zamandır bu kadar ellenmemiştim. Çantam, paltomun ceplerine, üstümdeki sweatshirt'ün ve pantolon ceplerimi arayıp ne bulmayı planlıyorlardı bilmiyorum ama AKM ya da Süreyya'ya girişte böyle bir arama yapılmadığını biliyorum. Yine benzer bir şekilde girişte su dahil her şeyin toplanması ama içeride içecek satılması gibi uygulamalara da burada artık alıştık.
Mimari ve idari açıdan bunları düzeltmek ve seyirciyi biraz sonra yaşayacağı deneyim öncesi bu kadar horlamamak mümkün müdür bilmiyorum ama bunu düzeltecek birileri bu yazıya denk gelirse belki kendileri de bir akşam seyirci olarak bu alana gider ve aynı ellenme deneyimini yaşar.
En nihayetinde Ballet for Life benim izlediğim yerden bakıldığında sadece eserin kendisiyle beni şaşırtmayı ve etkilemeyi aştı. Aynı zamanda önümdeki kıymetli seyirciler nedeniyle yerde olduğunu ya da sahneye çıkışını göremediğim dansçıların ortalıkta bir anda var olmasıyla da beni afallatan bir etkinliğe dönüştü.
Alandan bağımsız olarak bu kadar kült olmuş bir eseri ve Bejart'ı iki satır tanıtacak kadar bir program olmamasını, sandalyelere konan tek sayfalık tanıtım kağıdının insanların salona girişiyle sağa sola uçuşmasını uçuşmayanların da pek bir şey söylemiyor olmasını da not düşmek isterim.
En nihayetinde ahir ömrümüzde bir de Bejart eseri görmüş olmayı tamamlamış olmak ve tüm geceyi sevgili dostlarla geçirmek her şeye rağmen çok güzeldi. Daha da güzel günlere daha da iyi organizasyonlara...
Bitirirken son satırı Bejart'tan almak isterim:
"Bu bale gençlik ve umut üstüne, onlar ne kadar umutsuz ve iyimserse o kadar... Her şeye rağmen Queen'in dediği gibi: Şov devam etmeli..."